Zenginler Az Hastalanıp Uzun Yaşıyor Ya Fakirler!

image

Zenginler Az Hastalanıp Uzun Yaşıyor Ya Fakirler!

 ABD de Urban Institute and Virginia Commonwealth University yapılan araştırmaların sonuçları insanların gelir durumu ve zenginliği ile hastalanmaları arasında ters bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Öyle ki, insanları zenginliklerine göre bir sıraya dizseniz veya düşük gelirden yüksek gelire doğru bir piramide yerleştirseniz varlıkları arttıkça sağlık ve yaşam sürelerinin de birlikte arttığını izliyorsunuz. Elbette ki bu durum yaşam sürelerine de yansımakta. Diğer bir deyişle hayat süresi ve servet birlikte artmakta!

 
ABD denilince akla farklı ırklardan oluşan bir toplum gelmekte elbette. Genel anlamda bakıldığında azınlıklar (Afrika, Güney Amerika, Asya vs kökenliler)  aile gelirleri açısından Avrupa kökenli beyaz Amerikalılara göre daha düşük bir ortalamaya sahipler ve bu durum sağlık durumuyla da parelelllik göstermektedir. 
 
Şimdi verilen örneklere bir göz atalım. ABD de felç prevalansı yılda 6.4 milyon yani nüfusun % 2.7 si felçlidir. Ortalama felç prevalans % 2.7 iken, gelir ortalaması 6 haneli olan Amerikalılarda felç prevalansı % 1.6 ya düşmektedir. Bir hesaba göre eğer ki her Amerikalının gelir rakamı 6 haneli olsa, belki de ABD de felç geçirenlerin sayısı 2.4 milyon azalacaktı. Bu örnek diabetes mellitus, kalp hastalıkları, akciğer hastalıkları gibi sağlık sorunlarına da rahatlıkla uygulanabilmektedir.
 
Bu matematiksel ilişkinin sırrını anlamak çok kolay değil.  Üstelik sadece yüksek gelir daha iyi sağlık getirmiyor, aynı zamanda düşük gelir nasıl oluyor da daha düşük sağlık düzeyi demek, yani özetle bu iki yönlü bir ilişki. Aslında ciddi bir sağlık sorunu olan bir insanın daha okul yıllarında yüksek başarı elde etmesi veya fiziksel olarak sağlam insanlar kadar yüksek iş verimi sağlayamamasını anlamak çok zor değil. Buna ek olarak, düşük gelir düzeyi olan ailelerde büyüyen çocukların beslenme veya yaşadıkları ortamın olanaklar veya güvenlik vb. sorunları yüzünden yeterince spor yapamıyor olmaları, fiziksel gelişim sağlayamamaları da anlaşılır bir durum. Sigara kullanımı ve obezite düşük gelir gruplarında daha yüksek oranlarda görülüyor. Yüksek gelir grubu insanların zaman olarak daha kısa süre çalışıp gereğinde spor için veya doktora gitmek için zaman bulmaları daha kolay. Üstelik beyaz yakaların büyük çoğunluğu, kanserle ve diğer birçok sağlık sorunu ile ilişkisi kanıtlanmış olan “gece vardiyası” yapmak zorunda kalmıyorlar. Sonuç olarak söz konusu çalışmaya göre gelir dağılımındaki adalet ile yaşanan hayatın süre ve sağlık kalitesi dağılımındaki adalet birbiriyle yakından ilişkili görülüyor. 
 
Peki ne yapmalı, herkese eşit ve adaletli sağlık dağıtma politikaları yapmak da hükümetler için kolay mı sanki? Bir tarafta öyle ya da böyle yüksek gelir elde eden ve elde ettiği geliri de daha sağlıklı ve uzun süre yaşamak için, aşıdan organik besine eksersiz programlarından uyku süresine, erken tanı taramalarına ve koruyucu tıbbi önlemlere kadar ömrü uzattığı bilinen herşeyi satın alma gücüne sahip insanlarla, bunu daha az yapan hatta yapamayan veya kronik işsiz nüfus katmanlarına da aynı şartları sağlamak mümkün olabilir mi? 
 
Elbette her hükümetin vaad olarak vermekten hiç çekinmediği bu şartların maddi karşılığını sağlamak bir iki doğal kaynak zengini ve küçük nüfuslu ülke dışında pek olası değil. Hatta son dönemde sağlıkta dönüşüm adıyla bu yönde reformlar yapan ülkemiz de dahil birçok ülke ya bu hizmeti başlangıçtaki bonkörlükte yürütemeyip zaman içinde kısmaya başlıyor ya da kaynak yaratmak için reçete parası, muayene katkısı gibi uygulamalarla kaynak yaratmaya çalışıyor. ABD de Obamanın seçilmesine katkıda bulunan meşhur sağlık reformu, işin finansmanının bütçe ve yaşam üzerindeki etkileri anlaşıldıkça gittikçe daha fazla karşıt toplamakta. Şüphesiz ki 2014 yılı itibariyle 11.9 milyona inen sağlık sigortası olmayan Amerikalı sayısı, Obama reformu gelmeden önce bu sayının 2-3 misli daha yüksekti. Ancak hele de ABD gibi birim sağlık hizmeti fiyatlarının yüksek olduğu, medikolegal harcamaların rekorlar kırdığı bir ülkede ve hele de bu finansal darboğaz döneminde kaynak sıkıntısı olacağı aşikardı. İşte yukarıda sözlediğimiz 11.9 milyonun sıfırlanamaması bu kaynak sıkıntısını aşmanın ABD için bile kolay olmadığının güçlü bir kanıtı.
 
Bizde yeşil kart dediğimiz ve devlet tarafından karşılanan sigortayı elde etmek için kişinin üzerinde ev,tarla, araç gibi maddi varlığının olmaması gerekiyor. Elbette devlet yetkilileri de halkımız da çok iyi biliyor ki, bu sağlık güvencesini ve hatta bir de bu güvence ile verilen küçük bir maaşı elde edebilmek için yaşlılarımız üzerlerine kayıtlı tüm tapuları çocuklarına veya torunlarına verip kendi evlerinde ama sanki torunlarının yanına sığınmış gibi gösteren muvaza durumları alışkanlık yaptı. Zaman zaman artıp azalsa da ülkemiz nüfusunun % 20 ye yakınının bu yardımdan yararlandığı da devlet istatistiklerinden anlaşılabiliyor. Amerikan kanunları bize kıyasla bir yandan daha sert, bir yandan daha insaflı ama açıkçası çok daha dürüst. Örneğin bir vatandaşın oturduğu bir evi,arazisi ya da bir arabası varsa bile, geliri düşük olmak kaydıyla yine de devletin sağlık güvencesini alabilmekte. Yani paranız yok ama oturduğunuz bir eviniz veya bir arabanız varsa devlet sizi muvazaya zorlamıyor. Öte yandan bir dedenin torununa evini sattığını söylemesi eğer maddi kanıtlarla ispatlanamazsa devlete yalan söylemekten dolayı ağır cezalarla karşılaşılık bulabilen bir suç olarak algılanıyor. Yani devlet kendisine yalan söyleyeni sadece zenginse değil fakirse de cezalandırabiliyor. Ülkemizde ise hanımı babasından kalan maaşı alabilsin diye hanımını kağıt üzerinde boşayan koca sayısı herhalde on binlercedir desem pek itiraz eden olmaz. Acaba sorsam Türkiye’de yalana bir ceza var mı d, cevabı da sizler verin!ABD vatandaşıysanız ve düşük gelirli olmanız nedeniyle size devletin sağladığı sağlık sigortasından yararlanmaktaysanız, vefatınız halinde sizden kalan tüm mal varlığı ve maddiyat, sizin için edilen masrafları karşılamak amacıyla devlete kalmaktadır. Size sağlığınızda bakan,sahip çıkan  devlet olduğuna göre vefatınızda da mirasınızın devlete kalması kanunlaşmıştır. Bu durum örneğin eşi ile birlikte yaşayan yaşlı bir insanın eşi ölünce yaşadığı evin de devlete kalması ile evden çıkarılması gibi dramatik sonuçlara varabilmektedir. Devlet sağlık sigortasına sahip olan fakat örneğin safra kesesinde taş olduğunu bildiği halde “şimdi ameliyat olsam benden sonra gelip evimi alırlar, benimle yaşayan kızım sokakta kalır” diyen veya bakıma muhtaç olduğu halde “yaşlı bakımevine yatsam benden sonra evime el koyarlar” diye evinde son günlerini sıkıntı içinde yaşamaya çalışan yaşlıların gazetelerde haber olması gündelik hadisedir. Ancak hükümetin de başka yolu yoktur. Elindeki maddi olanağı kullandıktan sonra yerine koyamayacağı şekilde harcamanın sonu var mıdır? Hele de maddi olanakları vergilerden elde edilen gelirin önemli bir kısmını harcayarak veya borç alarak vergi ödemeyen kesime hizmet sunmak için kullanmaktaysanız?
 
ABD de seçimlere doğru gidilirken taraflar belli, tezler açıktır. Örneğin seçimi demokrat parti kazanırsa sağlık uygulamaları böyle devam edecek ancak cumhuriyetçiler kazanırsa “hizmeti kim kullanırsa parasını da o öder” diyeceklerini, parası olmayanlara verilecek sağlık hizmetinin de ona göre olacağını veya düşük gelirlilere devlet tarafından kuponlar verileceğini. Mesela, bir bütçe yılında yatarak tedavi için her sigortalıya belirli bir miktar para verileceği fazlasına karışmayacağı, veya diş gibi gözlük muayenesi gibi hizmetleri hiç kapsamayacağı tezleri tartışımaktadır. Bu durumunda yazının başında belirttiğim etkileri herşeyi olduğu gibi seçimlerdeki tercihleri de etkileyecektir. Bizde ise durumun vahameti artmaktadır endişesindeyim. İktidar ve muhalefet düşük gelir grubunun oyları için adeta açık artırmaya çıkmış gibiler dersem lütfen kimse alınmasın. Birisi de çıkıp da bu verilecek olanların içeriğini değil de kaynağını noterden tasdik ettirirse geleceğe daha ümitle bakacağım! 
 

Yorumlar

0 Yorum

Yorum Yazın

Go Top